Türkiye’nin dağlarında, ovalarında, sarp kayalıklarında yetişen kekik, sadece mutfaklarımızın vazgeçilmezi değil, aynı zamanda şifa kaynağıdır. Halk arasında tek bir bitki gibi bilinse de Türkiye, kekik türleri açısından tam bir cennet. Ülkemizde yaklaşık 50’den fazla kekik türü yetişmektedir ve bunların birçoğu endemiktir, yani dünyada sadece Anadolu topraklarında bulunur.
Tarihin tozlu sayfalarında, şifanın doğadan geldiğine inanan eski hekimler, bazı bitkileri “yaşayan altın” olarak adlandırırdı. İşte onlardan biri: Zencefil (Zingiber officinale). Baharat olarak mutfakları süsleyen bu kök, aslında ilaç etkin maddeleriyle bir sağlık hazinesidir. Günümüz bilim dünyası, onun derin sırlarını çözmeye çalışsa da, hâlâ keşfedilmemiş yönleriyle şifa dağıtmaya devam ediyor.
Sizler için kaleme aldığım her yazımda ülkemizde yetişen yüzlerce sebze ve meyvenin mucize etkisini kaleme almaya çalıştım. Gelişen teknoloji ve ulaşım ağıyla birlikte Doğuda yetişen Batıya, Batıdaki ise Doğuya çok rahat bir şekilde ulaşabiliyor. Ne var ki hem lezzetli hem şifa kaynağı olan bazı bitkiler ise, sınırlarını aşamıyor maalesef.
İnsanlık tarihinin en eski tohumlarından biri susamdır. Ancak bu kadim mucize, ne yazık ki hak ettiği ilgiyi bir türlü görememiştir. Türkiye’nin bereketli topraklarında yetişen susam çeşitliliği, sadece mutfaklarımızı değil, aynı zamanda sağlığımızı da kökten etkileyebilecek potansiyele sahiptir. Türkiye’de bilinenin aksine yalnızca tek tip susam yetişmez. Ege’den Güneydoğu’ya, Akdeniz’den İç Anadolu’ya kadar farklı iklimlerde uyum sağlayan en az 7 farklı susam türü, tohum iriliği, yağ oranı ve aromatik yapılarıyla birbirinden ayrılır. Özellikle Manisa, Antalya, Hatay ve Şanlıurfa bölgelerinde yetişen yerli susamlar, ithal edilen türlere göre hem daha besleyici hem de etkin madde açısından zengindir.
Kırların ortasında mütevazı bir zarafetle boy gösteren papatya, doğanın sessiz ama kudretli eczanesidir. Pek çok kişi onu sadece estetik bir süs çiçeği olarak görse de, papatyanın beyaz yapraklarının ardında saklı duran kimyasal hazine, insan sağlığına adanmış bir doğa manifestosudur. Bu naif bitki, binlerce yıldır halk hekimliğinin kadim reçetelerinde yer alır; fakat günümüz dünyasında hâlâ layıkıyla tanınmış değildir
Sofralarımızda kimi zaman buruk bir yüzle karşılanan, kimi zaman ise “annelerimizin zorla yedirdiği” olarak hafızalarda yer eden bamya, aslında doğanın bize sunduğu sessiz bir eczanedir. Dışarıdan mütevazı görünen bu yeşil kapsül, hem içeriğindeki aktif maddelerle hem de tohumunun gizli gücüyle, modern tıbbın henüz tam anlamıyla anlayamadığı mucizeleri barındırır.
Kimi zaman bir dağ yamacında, kimi zaman terk edilmiş bir taş duvarın dibinde rastlarsınız ona. Ne gösterişli çiçekleri vardır ne de dikkat çeken bir kokusu… Ama kuşburnu, doğanın sessiz bir hekimidir. O, yabanın ortasında yetişen bir halk eczanesidir; ne vitrini vardır ne reklamı. Yalnızca bilenlerin, kalpten bağ kuranların hizmetindedir.
Bugün sizlere, ilimizde gerçekleştirilen Uluslararası Yaşar Doğu Turnuvası’na misafir olarak gelen Azerbaycan Bayan Güreş Milli Takımı’nın teknik direktörü, Olimpiyat şampiyonu Torul Askarov ile yaptığım kısa ama anlamlı bir sohbetten söz etmek istiyorum. Sohbet sırasında, “Hocam, son zamanlarda uykusuzluk çekiyorum,” dediğinde, ona kedi otunu tavsiye ettim. Bu güzel bitkinin, insan ruhuna dokunan sessiz şifasını, sizlere de anlatmak istedim.